2 Şubat 2013 Cumartesi

Çalışma sosyolojisi 7. ünite özeti

Çalışma kültürünün dönüşümü
Tarım toplumundaki çalışma kültürünü anlatmak
Tarım toplumu, toprağa dayalı üretimin yapıldığı, üretimin ağırlıklı olarak aile ile birlikte gerçekleş­tirildiği, üretimde basit araç gereçlerin kullanıldığı toplumlardır. Tarımsal alanda üretimin belirli dö­nemlere bağlı olarak gerçekleştirilmesi, aşırı ka­zanç hırsının meşru görülmemesi, bunun yanında toplumsal koşullar nedeniyle üretimin sınırlı yapı­labilmesi çalışmanın toplumda merkezî önem ka­zanmamasına neden olmuştur. Tarım toplumla- rında zanaatkârlığında az sayıda insanla küçük iş­letmelerde gerçekleştirilmesi, kişisel ilişkilerin be­lirleyici olması, kanaatkârlığın öne çıkması bu ke­simlerde de çalışmanın kendi başına bir anlam ka­zanmasını engellemiştir. Tarım toplumlarında ça­lışma disiplini oluşmamış, çalışma, geçimi sağla­manın bir aracısı olarak öne çıkmıştır.
Endüstri toplumundaki çalışma kültürünü açıklamak

Endüstri toplumu dev fabrikaların hayatın her alanında köklü dönüşümler yarattığı toplumlar- dır. 18. yüzyılın ikinci yarısında oluşmaya başla­yan ve 19. yüzyılda özellikle Avrupa’da ağırlık kazanan endüstri toplumu çalışma ilişkilerini ve kültürünü tamamen değiştirir. Endüstrileşmeyle birlikte sermaye birikimini oluşturmak için ka­zanç hırsını meşru gören, kendi çıkarını düşü­nen, rasyonel bir işadamı tipi ortaya çıkar. Fabri­ka düzeni disiplinli çalışacak bir iş gücüne ihti­yaç duyar. İşi hayatının merkezine alan, çalışma disiplini ve zaman bilinci olan, itaatkâr, sorgula­madan yönetim politikalarına uyan yeni bir çalı­şan tipi ortaya çıkar. Çok büyük bir bölümü va­sıfsız çalışanlardan oluşan bu kitle endüstrileşme sürecinde bilinçlenecek ve sendikalar etrafında örgütlenecektir. Endüstri toplumu, çalışmanın toplumsal hayatta merkezi bir önem kazandığı, çalışma disiplinine yönelik bir kültürün oluştuğu toplumdur.

Endüstri sonrası toplumlardaki çalışma kültürünü özetlemek

1970’li yılların ikinci yarısından endüstri toplumu krize girmiş ve çalışma hayatında önemli deği­şimler ortaya çıkmıştır. Endüstri toplumunda fab­rikaların karşısında küçük ve orta ölçekli işlet­meler rekabette öne çıkmış, değişim hız kazan­mıştır. Özellikle teknolojide yaşanan değişmeler ve iş hayatında yeni teknolojilerin kullanımı, ça­lışanın niteliklerinde de önemli değişimler ya­şanmasına sebep olmuştur. Bilgi işçisi olarak ad­landırılan, çalıştığı işte uzman, iyi eğitim görmüş, yaratıcı bir çalışan tipi öne çıkmıştır. Endüstri sonrası toplumda çalışma sürelerinin kısalması, boş zamanın kullanımını öne çıkarmıştır. Bunun yanında yeni toplumda tüketim olgusu da öne çıkmış, daha bireyci kişilik yapısı oluşmuştur. Ça­lışma kadar yaşam kalitesi kavramı da öne çık­mış, kişiler çalışma zamanları dışında boş zaman, eğlence, kişisel zevkleri tatmin etmeye de zaman ve para ayırmışlardır. Yeni toplumda iş sürecin­de çalışma disiplini devam ederken, çalışma sü­reçleri dışında daha hedonist bir zihniyet öne çıkmaktadır.
Çalışma kültüründeki değişimin arkasında yatan sebepleri saptamak

Çalışma kültüründe yaşanan değişimlerin arka­sında teknolojik alanda yaşanan gelişmelerin bü­yük etkisi vardır. Tarımsal bir yapıdan endüstri­leşmeye geçişte demir çelik alanında yaşanan ge­lişmelerin ve makine teknolojisinin gelişmesinin önemli rolü bulunmaktadır. Endüstri sonrası top­lumda ise bilgisayar, elektronik ve enformasyon teknolojilerinde yaşanan gelişmeler yeni bir top­lumsal yapının ortaya çıkmasında önemli rol oy­namış ve çalışma hayatında köklü değişimler ya­ratarak çalışma kültürünün değişmesini de bera­berinde getirmiştir. Özellikle endüstri sonrası top­lumda çalışma kültürünün şekillenmesinde 1980’li yıllarda tamamen öne çıkan yeni liberal paradigmaların da önemli etkisi vardır. Bu para­digmalar ekonomide ve değerler sisteminde önemli değişimler yaratarak, çalışma kültürünün şekillenmesinde rol oynamıştır

Endüstri sonrası toplumda yeni bir kişilik yapısı oluşturan etkenleri tartışmak

Endüstri sonrası toplumda kendini düşünen, ego­ist, toplumsal ve iş yeri bağlılığı zayıf, anı yaşa­yan, tüketici bir kişilik yapısı ortaya çıkar. Bu ki­şilik yapısının ortaya çıkmasında çok sayıda bir­birini besleyen etken bulunmaktadır. Bu etken­lerden bazıları olarak yazılı, görsel ve İnternet medyasının tüketici bir kişilik yapısını beslemesi, eğitimin daha ben merkezci ve farklılıkları öne çıkaran bireyler yetiştirmesi, liberal politikaların bireysel başarıyı öne çıkarması, tüketim toplu­munun ortaya çıkmasını, toplumsal bağların za­yıflamasını sayabiliriz.

Örgütlerin, çalışma kültürünün şekillenmesin­deki etkilerini değerlendirmek.

Çalışma kültürünün şekillenmesinde örgütlerin önemli rolü vardır. Endüstri toplumunda farklı bir çalışma kültürünün oluşmasında ve çalışma­nın merkezi önem kazanmasında fabrikaların bü­yük rolü bulunmaktaydı. Fabrikanın ihtiyaç duy­duğu bir çalışma yapılanması endüstri toplumun­da öne çıkar. Daha yönetim merkezli, disiplin, gözetim ve denetimin öne çıktığı, işçinin maki­nenin uzantısı olarak görüldüğü, bürokratik bir çalışma düzeni endüstri toplumunda fabrika mer­kezli olarak öne çıkar. Endüstri sonrası toplum­da yoğun teknoloji kullanan küçük ve orta öl­çekli örgütlerin hâkimiyetini görürüz. Küresel re­kabetin olduğu bir dünyada faaliyet gösteren ör­gütlerin çalışma tarzı tamamen değişir. İnsan un­suru önem kazanır. Bilgi işçisi öne çıkar. Çalışa­nın yönetime katıldığı, yaratıcılığına fırsat verildi­ği, inisiyatif kullanabildiği, yatay bir yapılanma öne çıkar. Her türlü esnek çalışma modelleri yay­gınlık kazanır. Bu yapılanma da öncekinden fark­lı bir çalışma kültürü ortaya çıkarır


Çalışma sosyolojisi 6. ünite özeti

Toplum ve Çalışma yaşamında cinsiyet

Toplumsal yaşamda cinsiyetin önemini ve ka­dınların karşılaştıkları sorunların kaynaklarını açıklamak

Toplumsal yaşam içinde cinsiyetin önemli bir ye­ri vardır. Toplum içindeki ilişkiler kadar statü, roller, iş bölümü, görev ve sorumluluklar da cin­siyet tarafından belirlenmektedir. Ayrıca bireyler arasındaki güç ilişkilerinin belirlenmesinde de cinsiyetin önemli bir yeri vardır. Toplum içinde­ki statü, rol, iş bölümü, görev ve sorumlulukların cinsiyet esasıyla dağıtılmış olması sonuçta erkek­ler ve kadınlar arasındaki ilişkilerde kadınlar aley­hine bir eşitsizliğin doğmasına yol açmaktadır. Bu nedenle kadınlar, sadece sahip oldukları cin­siyet nedeniyle doğuştan gelen sınırlamalar ve eşitsizliklerle karşılaşmaktadır.
 Cinsel ideoloji, toplumsal cinsiyet ve cinsiyete bağ lı iş gücü eşitsizliği kavramlarını tanımlamak

Toplumsal yaşamda kadınlar ve erkekler farklı rollere sahiptir. Zamana ve topluma göre bu rol­ler çeşitli farklılıklar göstermektedir. Bununla bir­likte toplumsal yaşamda sahip olunan statünün, rollerin, iş bölümünün, görev ve sorumlulukların belirlenmesinde cinsel ideolojinin etkili olduğu görülmektedir. Cinsel ideoloji statü, rol, görev ve yetkilerin belirlenmesinin cinsiyet esas alınarak yapıldığını ifade etmektedir. Toplumsal cinsiyet kavramı ise toplumsal yaşamda bireylerin cinsi­yetleri nedeniyle sahip oldukları statüyü, rolleri, iş bölümünü, görev ve sorumluluklarını ifade et­mektedir. Dolayısıyla cinsel ideoloji ile toplum­sal cinsiyet arasında yakın bir ilişki vardır ve top­lumsal cinsiyet cinsel ideolojiden kaynaklanmak­tadır. Cinsiyete bağlı iş gücü eşitsizliği ise kadın emeğinin cinsel ideoloji ve toplumsal cinsiyet nedeniyle sınırlandırılmasını, değersizleştirilme­sini ve sonuçta kadınların erkeklere bağımlı hâle gelmesini ifade eden bir kavramdır.

 Kadınların toplumsal yaşamda karşılaştıkları so­runlarla ilgili sosyolojik yaklaşımları ve arala­rındaki yaklaşım farklarını açıklamak

Kadınların toplumsal yaşamda karşılaştıkları so­runların açıklanması ve bu sorunlaraçözüm geti­rilebilmesi için farklı sosyolojik yaklaşımlar var­dır. Bu yaklaşımlardan fonksiyonalist (işlevci) kuram, çatışmacı kuram ve feminist kuram öne çıkmaktadır. Fonksiyonalist kuram kendi içinde ikiye ayrılmakta ve kadınların toplumsal yaşam­da karşılaştıkları sorunları farklı bakış açılarıyla ele almaktadır. Birinci grup, toplumsal düzenin korunması ve sağlıklı bir biçimde işlemeye de­vam etmesi için cinsiyete bağlı rollerin devam et­mesi gerektiğini savunurken ikinci grup değişen mevcut koşullar çerçevesinden cinsiyet rollerinin yeniden ele alınması gerektiği görüşünü savun­maktadır. Çatışmacı kuram ise toplumsal cinsiye­te güç ilişkileri açısından yaklaşmakta ve kadın­ların yaşadıkları sorunların bu güç ilişkilerinden kaynaklandığını ileri sürmektedir. Bu nedenle çatışmacı kurama göre, kadınların yaşadıkları so­runların çözülebilmesi için bu güç ilişkilerinin yeniden ele alınması gerekmektedir. Feminist ku­ram ise diğer iki kuramdan farklı olarak sadece kadın sorunlarına eğilen bir yaklaşımdır. Femi­nist yaklaşım erken dönem feminist kuramlar ve postmodern feminist kuramlar olmak üzere iki ana grupta incelenmektedir. Erken dönem femi­nist kuramlar yaklaşık 150 - 200 yıllık bir geçmi­şe sahip olduklarından ana akım feminist yakla­şım olarak da kabul edilmektedir. Erken dönem feminist kuramların başlıcaları Liberal Feminist Kuram, Marksist Feminist Kuram, Radikal Femi­nist Kuram ve Sosyalist Feminist Kuram’dır. Post- modern Feminist Yaklaşımlar ise ana akım femi­nist kuramların kadın sorunlarını yeterince kap­sayıcı bir biçimde ele almadıkları iddiası ile orta­ya çıkmıştır. Postmodern feminist yaklaşımlar göre, ana akım feminist kuramlar standartlaştırıl­mış kadın kimliği üzerinden hareket etmekte ve bu nedenle ırk, etnisite, sınıf, kültür, yaş gibi bir­çok unsuru göz ardı etmektedir. Postmodern yak­laşımlara göre kadınların yaşadıkları sorunlar bir­çok kaynaktan beslenmektedir. Dolayısıyla her bir kadın diğerlerin farklı deneyimler yaşamakta­dır. Bu nedenle, kadın sorunlarına farklı açılar­dan yaklaşılması gerekmektedir.

Kadınların çalışma yaşamında karşılaştıkları sorunlan ifade etmek

Kadınlar gerek iş gücü piyasasına girişte gerekse de iş gücü piyasasının içinde erkeklere kıyasla çok sayıda ve farklı sorunlarla karşılaşmaktadır­lar. Bu sorunların başında yeterli eğitim seviyesi­ne sahip olmama, yeterli iş tecrübesine sahip ol­mama, aile sorumlulukları nedeniyle çalışma ya­şamına tam olarak dahil olamama, iş ve mesleki ayrımcılığa tabi tutulma ve işverenler tarafından ayrımcılığa uğrama, aynı vasıf düzeyine sahip olunsa da erkeklerden daha düşük ücret alma, cam tavan sendromu, çifte vardiya yükümlülüğü, yedek iş gücü ordusu olarak konumlandırılma ve örgütlenme ile ilgili sıkıntılar sayılabilir.

Kadınların çalışma yaşamında karşılaştıkları so­runların kaynaklarını tartışmak

Kadınlar çalışma yaşamına girişte ve çalışma ya­şamının içinde, toplumsal cinsiyet, cinsel ideolo­ji ve cinsiyete bağlı iş gücü eşitsizliği nedeni ile birçok sorunla karşılaşmaktadırlar. Kadınların karşılaştıkları sorunlar birçok nedenden kaynak­lanmaktadır. Bu nedenlerin birbirleri ile ilişkisi olduğu da görülmektedir. Kadınların eğitim fır­satlarından erkekler kadar yararlanamaması, dü­şük vasıflı ve çoğunlukla kayıtdışı olarak çalış­malarına neden olmaktadır. Ayrıca, cinsel ide­oloji ve toplumsal cinsiyet de kadınların ücretli olarak çalışıp çalışmayacakları konusunda belir­leyici olmaktadır. Kadınlar çalışma yaşamına gir­seler bile, yine cinsel ideoloji ve toplumsal cinsi­yetten kaynaklanan engellerle karşılaşmakta­dırlar.



Çalışma sosyolojisi 5. ünite özeti

Çalışma Yaşamında Toplumsal Tabakalaşma ve Sınıf Tartışmaları
Toplumda eşitsizliklerin toplumsal kökenlerini ve bunların türlerini tanımlamak
Toplumsal eşitsizlik tüm toplumlarda verili bir kavramdır ve tarihsel olarak da tüm dönemlerde söz konusu olmuştur. Eşitsizlik genellik ekono­mik koşullar ile açıklanabilen bir kavram iken sosyolojik bakış açısından eşitsizliğe neden ola­bilecek çok sayıda unsur olabileceği açıktır. Bun­ların genel toplumsal görünümleri “tabakalaşma” kavramı ile analiz edilmeye çalışılmaktadır. Ta­bakalaşma salt ekonomik kaynaklara ulaşma ko­nusunda ortaya çıkan farklılıklar kadar, eğitim, cinsiyet, toplumsal statü, din veya ırk gibi kav­ramlar tarafından da şekillendirilebilir. Hatta ço­ğunlukla tabakalaşma biçimlerinde bu faktörle­rin birkaçı veya hepsi etkili olabilir. Bu nedenle tabakalaşmanın çok yönlü ve kompleks bir kav­ram olduğunun akılda tutulması önemlidir.
Tarihte ve dünyanın çeşitli toplumlarında görü­len tabakalaşma biçimlerini ve bunların evrimi­ni açıklamak
Toplumsal eşitsizlikler genellikle ilgili toplumun kültürel ve tarihsel koşulları tarafından şekillenir. Ancak yine de bu tabakalaşma biçimlerine yöne­lik tipolojilerden bahsedilebilir. Bu tipolojiler ay­nı zamanda evrimsel bir anlam da taşıyabilir. An­cak bu evrim sürecinin gevşek olduğu, aynı za­manda farklı tabakalaşma kriterlerinin bir arada bulunabileceğine de dikkat edilmelidir. Tarihteki en ilkel ve sınırları en rahat çizilen tabakalaşma biçimi köleliktir. Kölelik, köle ile efendi arasın­daki ilişkiden doğar ve genellikle efendiye ait üretim birimlerinde kölenin karşılıksız çalışması­nı içerir. Kölelikte en belirleyici unsur, kölenin emeği üzerinde bir mülkiyet hakkı tanınması ve bunun el değiştirebilmesidir. Kölelikten sonra görülen bir diğer tabakalaşma sistemi “kast”tır. Kast sistemi, temelde kölelikteki efendi - köle ilişkisinin toplumsallaşması ve belli gruplara gö­re bu rollerin tanımlanmasını içerir. Yine kölelik­te, sosyal hareketlilik imkânı bulunurken kast sisteminde katı bir roller kümesi mevcuttur ve bu roller kuşaklar boyu değişiklik göstermez. Kasta göre alt gruplara daha fazla toplumsal alan tanıyan buna karşılık kuşaklararası ilişkinin az çok benzer olduğu bir sistem de zümre sistemi­dir. Zümre sistemi doğuştan statülere dayanmak­la birlikte alt sınıflar ve üst sınıflar arası ilişkiler, hukuken belirlenmiştir. Yine toplumsal iş bölü­münde her bir grubun sahip olacağı görevler net bir şekilde ortaya konmuştur. Zümre sisteminde belirleyici olan toprak mülkiyetidir. Ancak top­raksızların emeği bu sisteme özgü olarak özgür­dür. Tabakalaşma sistemlerinde en çağdaş biçim, sınıflardır. Sınıflar genelde piyasa ilişkileri sonu­cunda ortaya çıkan toplumsal konumlara daya­nır. Ancak bu konumlar, diğer hiçbir sistemde olmadığı kadar akışkandır ve bireylerin hayatla­rında çokça değişebilir. Ayrıca toplumsal konum­ların dağılımında “kazanılmış statüler” diğer sis­temlerde olmadığı kadar belirleyici olmaktadır. Genellikle toplumların karmaşıklaştıkça ve geliş­tikçe, tabaka sistemlerinin de “sınıf”lara doğru evrileceği varsayılır.
 Toplumsal tabakalaşmaya ilişkin olarak ortaya atılan klasik kuramları ve bunlar arasındaki farklılıkları saptamak
Toplumsal tabakalaşma, çağdaş sosyolojinin te­mel ilgi alanlarından bir tanesidir. Bu konuda ol­dukça çeşitli görüş ve eğilimlerin olduğu görüle­bilir. Ancak bunları temelde iki dönemde incele­me olanağı mevcuttur. İlk dönem klasik kuram­lar olarak adlandırılır. Marx’ın, Weber’in kavram- sallaştırmaları ve bunlar arası farklılıklar ile ifade edilen bu dönemin temel özelliği kapsayıcı ol­ması, evrensel prensipleri gün ışığına çıkarma amacını barındırmasıdır. Ayrıca her iki ismin ça­lışmaları da soyut düzeyde kavramsallaştırma ça­bası kadar, tarihsel analizlere de imkân tanır. Bu­na karşın çağdaş kuramlar II. Dünya Savaşı son­rası dönemde Batı dünyasında refah devletleri­nin gelişimi, işçi hareketlerinin belli bir düzeye ulaşması ve teknolojideki hızlı değişimin ardın­dan ortaya konan görüşleri içerir. Temelde Marx ve Weber arasındaki farklar temel alınmaktadır. Ancak asıl amaç klasik kuramların çağdaş koşul­lardaki yetersizliklerini revize etmektir. Bu eği­limlerin yanı sıra sınıf kavramının çağdaş koşul­larda giderek gözden düşen ve işlevsiz hâle ge­len bir içeriğe sahip olduğunu ileri süren görüş­ler de mevcuttur.

Çağdaş toplumlarda tabakalaşma sistemlerinin değerlendiren görüşleri tartışmak
Daha önce değinildiği gibi, çağdaş kuramlar da­ha çok klasik tartışmanın revize edilmesini içerir.
Özellikle de Marx’ın fikirlerinin eleştirisi bunlar arasında belirgin bir yere sahiptir. Bunlar arasın­dan Dahrendorf, Marx’ın kuramının fazla kısıtla­yıcı ve deterministik olduğunu düşünür. Dahren- dorf’a göre Marx endüstri toplumlarında farklı sı­nıflar arası çatışmaya merkezî bir önem vermek­le haklı olsa bile; sınıf kavramını çok kısıtlı bir mülkiyet ilişkisi üzerinden tanımlamaya kalkmış­tır. Oysaki mülkiyet, sadece sahipliği değil, kon­trolü de kapsar ve çağdaş toplumlarda kontrol biçimleri oldukça belirleyicidir. Aron ise toplum­sal sınıf kavramının, fazlasıyla önem verilen içe­riğine eleştiriler getirmektedir. Aron’a göre sınıf çıkarının daha önünde gelen “demokratik hak­lar” tartışması mevcuttur ve sınıf üzerinden ana­lizler, kimi zaman bu temel amacı zedeler. Buna karşın sınıflar özellikle dezavantajlı grupların ses­lerini duyurabilmesinde işlevsel bir kategori ola­rak görülebilir. Gouldner ise 1970’lerdeki güncel gelişmelerin bir portresini çizme gayretindedir. Gouldner’e göre, sınıf yapısının belirleyici gücü çağdaş toplumlarda mavi yakalı - kol işçileri de­ğil, burjuvaziye alternatif olacak ve yeni bir top­lumsal gücü ifade eden teknik entelejensiyadır.
Bu yeni entelektüel temelli grup sahip olduğu teknik bilgi gücüyle yeni bir hâkimiyet dili kura­cak ve toplumu bu gereklere göre yeniden ör- gütleyebileceklerdir. Sınıf kuramında 1980 son­rası tartışmaların odak noktası karmaşık sınıf sis­temlerinin tanımlanabilmesidir. Bu konuda en önemli teşebbüs Goldthorpe’dan gelmiştir. Gold­thorpe, çalışan gruplarını gelir ve en önemlisi otonomi gücüne göre gevşek bir hiyerarşi içere­cek şekilde sınıflamıştır. Bu sınıflandırmada be­lirleyici unsur iş sözleşmesinin genel nitelikleri­dir. Goldthorpe bu şekilde Weberyen statü un­surunun net bir şekilde ortaya konabileceğini dü­şünmektedir. Bir diğer yaklaşım ise Marx’a daya­nır. Wright bu kuramında yeni sınıfsal gruplaş­maları sınıf haritaları yoluyla netleştirmek ister.
Ancak temel kriter, Goldthorpe gibi konum de­ğil; üretim sürecindeki sömürü ilişkilerinde han­gi rollere sahip olunduğudur.
 Sınıf ve toplumsal tabakalaşmaya ilişkin tartış­maların günümüz toplumlarının analiz edilme­sindeki rolünü açıklamak
Günümüz toplumlarında sınıf farklılıkları sadece üretim sürecindeki konumları ile değil sağlık, eğitim, cinsiyetler arası ilişkiler, siyasal katılım gibi çok farklı sorunların analizi için önemli bir dayanak noktasıdır. Ancak buna karşın sınıfların çok belirleyici olmadığını savunan eğilimler ve bunları destekleyecek gelişmeler de yok değil­dir. Bunların başında kimlik hareketleri gelir. Bu­na göre sınıflara dayalı bir ifade biçimi çağdaş toplumları anlatamayacak kadar dar biçimlidir. Gençler, kadınlar ve üretim sürecinde doğrudan temsil edilemeyen grupları kapsama şansı bulun­maz. Buna karşın kimlik hareketleri, üretim iliş­kilerinin değişken ve güvenilmez niteliğinden farklı olarak çok merkezli bir temsil imkânı ya­ratmaktadır. Ayrıca siyasal gelişmeler, teknolojik yenilikler ve aile yapısındaki dönüşüm gibi fak­törler kimlik hareketlerinin ifade gücünü sınıfla­ra nazaran güçlü bir şekilde etkilemektedir. Üre­tim sistemlerindeki ilişkiler, aynı zamanda günü­müz toplumlarında sayıları hızla artan geniş bir kesimi tanımlama şansına sahip değildir. Sınıflar altı olarak adlandırılan bu gruplar, emek piyasa­sından açık bir biçimde dışlanmışlardır ve yok­sulluk kronik bir hâl almıştır.
Bu grupların hak­larının ifade edilmesi ve konumlarının tespiti için sınıf yetersiz bir içerik oluşturmaktadır. Bu hızla yoksullaşan kitleler karşısında, konumları sınıfsal analize bağlı olmayan daha bağımsız bir iş gücü biçimi de yükselişini sürdürmektedir. Bilgi işçile­ri denilen bu kategori daha çok teknolojiye da­yalı üretim biçimlerinin sağladığı imkânlardan faydalanır ve bireyselleşmiş bir yaşam tarzının temsilciliğini yapar.


Çalışma sosyolojisi 4. ünite özeti

Teknoloji ve çalışma yaşamı
Teknolojiyi ve teknolojik değişimi açıklamak
Teknoloji “bir sanayi alanında gücü ve bilgiyi bi­riktirme, denetleme, işleme, iletme gibi amaçlar­la oluşturulan makinelerin, araç gereçlerin, aygıt­ların, yöntemlerin vb. tümünü kapsayan uygula­ma bilgisi” olarak tanımlanmaktadır.
Teknolojik değişme, temel olarak üretim faali­yetlerinde kullanılan, makine, teçhizat, emek ve yöneticilik unsurlarının bilgi temelli gelişimini ifade eder. Teknolojik değişme, basit anlamıyla, teknolojideki ilerleme olup, üretim fonksiyonu­nun yukarıya doğru kaymasıyla ortaya çıkar.
Teknoloji-örgüt ilişkisini tartışmak
 Teknoloji örgütün yapısı, iş yapma biçimlerini, rekabet gücü dahil olmak üzere pek çok şeyi et­kilemekte; örgütte ne tür işlerin yapılacağı, bun­ları yapacakların sahip olması gerekli nitelikler, iletişim ilişkileri vs. gibi hususlar kullanılan tek­nolojiden etkilenecektir.
îşletmelerin kullandıkları teknolojinin örgüt ya­pılarını nasıl etkilediği, belirli teknoloji türleri için ne tür örgüt yapı ve süreçlerinin daha uygun olacağı, farklı yazarlar tarafından araştırılmıştır. Joan Woodward’ın yaptığı ve kullanılan teknolo­ji ile örgüt yapısı arasında doğrudan bir ilişki bul­duğu araştırma, bu tür çalışmaların başlangıcı ol­muş daha sonra sırasıyla “Aston Grubu Çalışma­sı”, “Tavistock Enstitüsü çalışmaları”, “James Thompson’un Temel Teknolojiler Sınıflaması” ile “Charles Perrow’un Rutin / Rutin Olmayan îş Sı­nıflaması” ve “Yankee City Araştırması” gerçek­leştirilmiştir.
Fordizmi (Kitle Üretimi) ve Post-Fordizmi (Esnek 3 Üretimi) açıklamak
Fordist Üretim Sisteminin temel yapısını teşkil eden “bant sistemini” ilk uygulamaya koyan, üre­tim sürecine adını veren, otomotiv endüstri şir­keti Ford olmuştur. Ford, 1912-1913 yılları ara­sında kendi fabrikasında üretim sürecinde radi­kal bir değişiklik yapmış ve bunları daha önce­den var olan sisteme adapte etmiştir: Makinele­rin yarı otomatik bant sistemine göre ayarlanma­sı ve üretim esnasındaki sıraya göre, makinelerin art arda dizilmesi söz konusudur.
Japonya’da geliştirilen ve Japon üretim sistemi olarak nitelendirilen Post-Fordizm, kelime anla­mı olarak “Fordizm sonrası”na karşılık gelmekte­dir. Post-Fordizmde büyük fabrikalar bölünüp parçalanmış, üretim giderek daha küçük işletme­lere, atölyelere kaydırılmıştır. Bilgisayar ve ileti­
şim teknolojisindeki gelişmeler sayesinde üretim dünyanın birçok yerinde, aynı anda örgütlenebi­lir ve aynı anda örgütlenmesi değiştirilebilir hâle gelmiştir.
Fordizm ile Post-Fordizmin ayrımını yapmak
Fordist kitle üretimi, büyük ölçekli üretimin ger­çekleştirildiği bir yöntemdir. Post-Fordizm ise tam aksine, tüketici taleplerini dikkate alan dü­şük miktarlarda gerçekleştirilen üretime denir. Fordist üretimde, bant akışının sürekli kılınması, ürünlerin çok miktarda ve standardize üretimi, buna uygun sınırlı amaçlı makinelerin geliştiril­mesi, işçilerin aşırı uzmanlaşmaya gitmesi ve sıkı bir biçimde denetimi söz konusudur. Post-For- dist üretimde ürün farklılaşması söz konusudur. Fordist üretimde vasıfsız çalışanlar ve zaman stan­dardı söz konusu iken Post-Fordist üretimde va­sıflı çalışanlar ve zaman egemenliği vardır. For- dist üretimde makine temposuna ayak uydurmak önemli iken, Post-Fordist üretimde montaj hat­tından bağımsızlık söz konusudur.
Yeni Teknolojilerin istihdama etkisini değerlen­dirmek
Yeni teknolojilerin istihdama yönelik üç türlü et­kisi vardır. Bunlar, istihdam artırıcı etkisi, istih­dam azaltan etkisi ve dengeleyici yaklaşımdır. Yeni teknolojilerin istihdam üzerinde olumlu et­ki göstereceğini savunan iyimser yaklaşım, yeni teknolojilerin istihdamı arttıracağı ve çalışma ha­yatının kalitesini geliştireceğini savunmaktadır. Diğer yaklaşım ise yeni teknolojilerin işsizliğe yol açacağı görüşündedir. Bu görüş, emeğin ye­rine makinenin ikame edilmesinin işsizliği arttı­racağını düşüncesindedir. Bazı araştırmacılar ise iki görüşü dengelemeye çalışmaktadırlar. Bunla­ra göre, gelişmenin etkisi bu gelişmeden yararla­nan insanların onu kullanış amaç ve tarzına bağ­lı olmaktadır. Bu nedenle teknolojinin mutlaka bir yönde etki göstereceğini ifade etmek doğru olmayacaktır.
Yeni Teknolojilerin yol açtığı yeni çalışma biçim­lerini listelemek
Yeni teknolojik gelişmelerin ve üretim modelin­deki değişimle birlikte, geleneksel çalışma bi­çimleri yerini esnek çalışma biçimlerine bırak­mıştır. Yeni çalışma biçimleri olarak “Esnek Ça­lışma Saatleri (Kayan îş Süreleri), Kısmi Süreli Çalışma (Part-Time Çalışma), Tele Çalışma, îş Paylaşımı, Sıkıştırılmış îş Haftası ve Çağrı Üzeri­ne Çalışma” sıralanabilir.

Çalışma sosyolojisi 3. ünite özeti

Çalışma sosyolojisinde çağdaş yaklaşımlar
Çalışma sosyolojisinde çağdaş yaklaşımların or­taya çıkış nedenlerini açıklamak
Çalışma sosyolojisinin bir alt disiplin olarak geliş­mesi daha çok 1920’lerin sonundan itibaren ol­muştur. Bundan önceki dönemde sosyolojide kla­sik yaklaşımlar - Marx, Weber ve Durkheim - ça­lışmanın modern toplumlardaki merkezî önemi­ne dikkat çekmişlerdir. Ancak bu teorilerin en­düstri toplumlarında çağdaş çalışma koşullarını ele almadaki etkisi sınırlıdır. Yirminci yüzyılın ba­şından itibaren endüstriyel örgütlenme bilimsel yönetim yaklaşımına uygun olarak mühendislikle ilgili bir süreç olarak görülüyordu. Çalışanların hayat koşullarındaki sorunlar ise iktisadi bir me­sele olarak ele alınmaktaydı. Ancak özellikle 1929 Büyük Bunalımı’ndan sonra sağlıklı bir toplumun temelleri için yeni bir yaklaşıma ihtiyaç duyuldu­ğu görülmektedir. Çalışma sosyolojisinde çağdaş eğilimler bu noktada, çalışanların sosyal ilişkileri­nin önem ve belirleyiciliğinin ortaya konması amacıyla araştırmalarını yürütmüşlerdir.
Çalışma sosyolojisinden çağdaş yaklaşımların evrelerini tanımlamak
Çalışma sosyolojisinde çağdaş gelişmeler, Beşeri İlişkileri Yaklaşımıyla hız kazansa da ilerleyen dö­nemlerde farklı eğilimler ortaya çıkmıştır. H.I. Simpson, bu gelişmelerin üç evrede incelenebile­ceğini ileri sürmüştür. İlk evre Hawthorne Deney­lerinin ardından Beşeri İlişkiler Yaklaşıminm haki­miyetiyle başlar. Bu dönemde araştırmalarda çalış­manın anlamlı olduğu sosyal grupların önemine inanılmıştır. Yaygın olarak da küçük gruplar üze­rinde antropolojinin yöntemleri kullanılmıştır. İkin­ci evre, 1960’lardan itibaren başlar. Bu dönemde çalışmalar daha çok yapısal ve bireysel faktörleri dikkate almıştır. İlk evre ile üçüncü evre arasında köprü olarak görülebilecek bu evrede istatistiki tekniklerin gelişmesi ile daha çok sosyal psikoloji ile yakın ilişkiler kurulmuştur. Son evre 1970’lerde kitle üretim sistemlerinin etkinliğini kaybetmesi ve kapitalizmin radikal yorumlarının yaygınlaşması bakış açısını daha çok ekonomik faktörlere kay­masına neden olmuştur. İlk dönemdeki sosyal in­san algısı bu dönemde ekonomik insana kaymış­tır. Son dönemde çalışma sosyolojisinde yönlendi­rici ilişkiler daha çok iktisat ile kurulmuştur.
Çağdaş kuramların ilk evresi olan Beşeri İlişkiler Yaklaşımı’nm özelliklerini anlatmak
Beşeri İlişkiler Yaklaşımı, çalışmanın ve örgütsel yapıların Bilimsel Yönetim ilkelerinin kısıtlayıcı çerçevesine bir eleştiri olarak doğmuştur. Ancak kuramın ilk ortaya atıldığı Hawthorne Deneyle­rinde başlangıçtaki amaç tamamen farklıdır. Bu
deneyler çevresel koşulları ile verimlilik arasın­daki ilişkilere odaklanmış, buna karşın elde edi­len sonuçlar şaşırtıcı olmuştur. Hawthorne Araş­tırmaları, çalışma ortamında sosyal ilişkilerin ve sosyal grupların önemini göstermiştir. Buna güç­lü sosyal ilişkiler ile verimlilik arasında yüksek derecede ilişki vardır. Bu vurgu, çalışma sosyo­lojisi için de önemli bir dayanak noktası olmuş­tur. Beşeri İlişkiler Yaklaşımı’nın üç alt ekolü ol­duğu söylenebilir. Bunlardan birincisi Mayo’nun öncülüğündeki Ortodoks Okul’dur. Ayrıca iş ye­ri dışındaki sosyal çevrenin önemini vurgulayan Chicago Okulu ve sosyal iletişime önem veren Etkileşimci Okul diğer ekolleri oluşturur.
Çağdaş kuramların ikinci evresi olan ara döne­min genel özelliklerini ifade etmek
İkinci evrenin temel özelliği yapısal ve bireysel un­surlara önem vermektir. Ayrıca sosyal psikolojinin değer kazandığı bir metodolojik eğilim söz konu­sudur. Bu dönemde önemli bir eğilim Hümanistik Kuramlardır. Beşeri İlişkiler Yaklaşımı’nda olduğu gibi çalışma hayatının mekanik unsurlar ile değer­lendirilmesine karşı koymasına rağmen, ilgi odağı bireysel özelliklerdir. Hümanistik kuramlar arasın­da Mc Gregor’un X ve Y yaklaşımı örgüt ilkeleri ba­kımından bir tipoloji denemesidir. Maslow ise bi­reysel özellikleri ihtiyaçlar paralelinde tanımlayarak ihtiyaçlar hiyerarşisinin yönlendiriciliğine dikkat çekmiştir. Örgüt kültürü kuramları ve Sistem Teori­si ise daha çok yapısal unsurlara dikkat çeker. Ör­gütlerin aynı zamanda kültürel bir alan olduğuna dikkat çeken Örgüt Kültürü Yaklaşımı, çalışma ko­şullarındaki kültürel uyum ve etkileşimin değerine inanır. Sistem Teorisi ise örgütleri geniş bir toplum­sal sistem içerisinde özgün işlev ve alt işlevleri olan sosyal sistemler olarak değerlendirir.
Çağdaş kuramlarda günümüzde etkili olan gö­rüşleri tartışmak
Günümüzde çalışma sosyolojisi, çalışanları iktisa­di belirleyicilerin ışığında ele alma eğilimindedir. Daha çok radikal bir kapitalizm eleştirisi olan “Emek Süreci Teorisi” örgütleri, kapitalist üretim organizasyonları görür ve bu organizasyonlar ser­mayedarların sürekli dönüşüm isteklerine göre şekillenmektedir. Bu şekillenmenin temel amacı emeğin üretimin kontrolüne ilişkin tüm bağlantı­ları işlevsizleştirmektir. Bu amaçla etkin bir kon­trol ve rıza sistemleri yaratılır. Ancak çalışanların bunlara karşı koyma biçimleri de önemlidir. Yeni iktisat sosyolojisi ise sosyolojinin iktisadın soyut birey modeline karşı koyması gerektiğini iddia eder. Bu yaklaşım çalışma sosyolojisini kendi eği­limleri içerisinde bir alt alan olarak görmektedir.

Çalışma sosyolojisi 2. ünite özeti

Çalışma sosyolojisinde klasik yaklaşımlar

Marx’m emek, kapitalizm, yabancılaşma ve iş bölümü konusundaki görüşlerini ifade etmek
Tarihsel maddeci bir yaklaşımı benimseyen Marx’a göre emek, insanı diğer hayvanlardan ayı­ran en önemli unsurdur. Kapitalizmde emek, sa­dece para kazanma aracı olarak düşünülür. Marx’a göre kapitalizm, tarihteki diğer geçmiş ekonomik sistemlerden farklı, mal ve hizmetlerin üretiminin hakim olduğu bir düzendir. Marx, ka­pitalist sistem içerisinde iki ana unsuru belirle­mektedir. Bunlardan birisi sermayedir; ikinci un­sur ise ücretli emektir. Ücretli emek, kendi ya­şamlarını sürdürmek için gerekli araçlara sahip olmayan, sermaye sahiplerinin sunduğu işleri yapmak zorunda olan işçiler toplamıdır. Bu işçi sınıfına aynı zamanda proletarya denmektedir. Marx’a göre kapitalizm özünde, sınıf ilişkilerinin çatışma ile nitelendirdiği bir sınıf düzenidir. Bu sistemde işçiler ürettikleri ürünlere yabancılaş­mışlardır. İş bölümü yabancılaşmanın birinci ne­denidir ve ancak iş bölümünün ortadan kaldırıl­masıyla yabancılaşma da ortadan kalkar. Marx’a göre kapitalist sistemde işçiler dört şekilde ya­bancılaşmışlardır: Birincisi, işçilerin emek süreci­ne; ikincisi, işçilerin ürettikleri ürüne; üçüncüsü, iş yerindeki diğer insanlara; dördüncüsü ise işçi­nin insanlığa ve topluma yabancılaşmasıdır. Ka­pitalist üretim biçimi altında işçiler, emeklerini sattıkları sermaye sahibiyle eşit olmayan bir iliş­kiye zorlanmaktadır.
Marx’m iş gücü, artı değer, sınıf ve sınıf çatışması kavramlarını açıklamak
Marx, kapitalist sistemde sermaye sahiplerinin emek üzerinden kâr elde ederek sermaye biriki­mi yaptıklarını savunmuştur. Emek, üretim süre­ci içinde kapitalistler tarafından satın alınarak iş gücüne dönüşür. Kapitalist, işçinin emeğini satın alır ve karşılığında emeğin değerini öder. Ama işçiyi emeğinin karşılığından fazla çalıştırır. Bu fazla çalışma kısmı artı değeri oluşturur ve kapi­talistin esas kârı, artı değerin birikmesiyle oluşur. Her zaman için iş arayan bir yedek sanayi ordu­sunun olması ise işçinin çalıştığı süre için daha yüksek bir ücret kazanmasını önler. Marx, toplu­mun yapısını onu oluşturan sınıfların ilişkisiyle açıklamış ve bunlar arasındaki mücadeleyi de toplumun değişim motoru olarak tanımlamıştır. Marx, sınıfları üretim araçları üzerindeki kontro­lüne göre; burjuva sınıfı ve işçi sınıfı olmak üze­re ikiye ayırmıştır. Marx’a göre kapitalist toplum yıkılacak ve yerini sosyalist toplum alacaktır. Bu­nun için ekonomik etkenlerin yanı sıra sınıf bi­lincinin gelişmesi de önemlidir. Çünkü kapitalist toplumun yıkılması için çatışmaya ihtiyaç vardır. Ortak çıkar ve politikalar çerçevesinde sınıflar örgütlenerek politik bir güç hâline gelirler. Marx’a göre devlet, bu konuda kapitalistlerin en büyük destekçisidir. Ancak ne burjuva sınıfı ne de dev­let işçi sınıfı karşısında galip gelemez.
Durkheim’m insan, toplum ve toplumsal iş bölü­mü ile ilgili genel düşüncelerini tartışmak
Durkheim, bireylerin mevcut sisteme uyum sağ­lamaya yöneltilmeleri ve sistemin işleyişinin dü­zeltilmesi gerektiğini savunmuştur. Durkheim’e göre şehirleşmenin ve iş bölümünün artmasıyla daha dayanışmacı bir toplum ortaya çıkacaktır. Durkheim’ın görüşleri genelde uyum sağlama fikri üzerine kuruludur. Durkheim’a göre, mev­cut düzeni idame ettirebilmek ve sınıf çatışmala­rından uzak kalarak gelişen şartlara uyum sağla­yabilmek için bir ahlak kodu oluşturulması ge­reklidir. Çünkü bireyin topluma karşı bir ahlaki sorumluluğu olmazsa toplumla ilişkilerini güç­lendirmeyi başaramaz ve topluma yabancı hâle gelirler. Bunun sonucunda anomik durumlar or­taya çıkar. Durkheim’a göre toplumların gelişimi farklılaşmaların artmasıyla şekillenir. Durkheim’e göre iş bölümünün gerçek işlevi iki ya da daha fazla insan arasında bir dayanışma duygusu ya­ratmaktır. İki tür dayanışma tipi vardır: Benzerli­ğe dayalı mekanik dayanışma ve farklılaşmaya dayalı organik dayanışma. Mekanik dayanışma iş bölümünün en basit şekliyle uygulandığı ve fark­lılığın en az düzeyde yaşandığı bir dayanışmadır. Organik dayanışmanın olduğu toplumlarda ise iş bölümü ve toplumsal farklılaşma vardır.
Durkheim’m iş bölümünün işlemediği durumlann nedenlerini açıklama biçimi ve çözüm öneri­lerini özetlemek
Durkheim, tüm toplumsal olaylar gibi iş bölümü­nün de sağlıksız biçimleri olduğunu ileri sürmüş­tür. Olağan durumlarda iş bölümü dayanışmaya yol açsa da bazı durumlarda beklenmedik so­nuçlara neden olabilmektedir. Durkhiem’a göre üç tür sağlıksız durum söz konusudur: Birincisi kural dışı iş bölümü (anomik iş bölümü), ikinci­si zorlamaya dayalı iş bölümü ve üçüncüsü ise iyi örgütlenememiş iş bölümüdür. Kural dışı iş bölümü, bir toplumda insanlara ne yapmaları ge­rektiğini belirleyen kuralların eksik kalması ile bireyselliğin ön plana çıkması durumudur. Bu durum sanayi ya da ticaret yaşamındaki büyük iflas ve bunalım dönemlerinde görülmektedir. Zorlamaya dayalı iş bölümü, toplumun geniş bir alanındaki bireylerin yeteneklerine göre bir işe yerleştirilmemelerine ve isteksiz çalışmalarına da­yanır. Bunun sonucunda eksik ve sorunlu bir da­yanışma ortaya çıkar. İyi örgütlenmemiş iş bölü­mü ise işlerin farklı kişiler arasında iyi dağıtılma- masından ileri gelmektedir. Durkheim’e göre, in­sanlara neyi yapıp neyi yapmamaları gerektiğini söyleyen toplumsal örgütler olması lazımdır. Bu­nun en iyi örneği ise meslek örgütleridir. Meslek grupları, bireyle devlet arasında aracı olurlar çün­kü disiplini sağlamak için zorunlu olan toplum­sal ve ahlaki otoriteye sahiptirler.
Weber’in kapitalizm ve rasyonalite kavramlarını anlatmak
Rasyonelleşme ilkesi Weber’in tarih felsefesinin en temel ögesidir. Weber, rasyonellik kavramını daha çok kapitalist ekonomi etkinliğini ve bü­rokratik iktidar biçimini tanımlamak için kullan­mıştır. Kurumsal yapıların yükselişi ve çöküşü­nü, sınıfların, partilerin ve yöneticilerin iniş ve çı­kışlarını rasyonelleşme eğilimine bağlamıştır. Weber’e göre, rasyonelleşme kendini şu şekilde ifade etmektedir: Ekonomik girişimin üretim ye­ri olarak evden ayrılması; işletmenin harcamala­rının ve kârlarının hesaplanabilirliği; kapitalist iş­letmenin kârının mübadele yolu ile elde edilme­si; kapitalist işletmenin hür emeğe ihtiyaç duy­ması ve kapitalist işletmenin bürokratik organi­zasyonlara dönüşme eğiliminde olmasıdır. Diğer yanda, Weber rasyonalitenin sonuçları konusun­da tamamen iyimser de olmamıştır. Weber, kapi­talizmin gelişmesine karşı çıkmamış ve Marx’ın komünizm hakkındaki düşüncelerini ise ütopya olarak değerlendirmiştir. Weber, sadece üretim ilişkilerine bakarak toplumsal yapının analiz edil­mesine karşı çıkmıştır.
Weber’in bürokrasi, sınıf, statü ve parti kavram­larını açıklamak
 
Weber’e göre bürokrasi, her biri uzmanlaşmış bir işlevi yerine getiren çok sayıda birey arasındaki iş birliğinin sürekli örgütlenmesidir. Doğruluk, hız, kesinlik, dosya bilgisi, süreklilik, gizlilik, bir­lik, tam bağımlılık, sürtüşmenin ve maddi ve kişi­sel maliyetlerin azaltılması ise bürokratik bir yö­netimin en belirgin özellikleridir. Bürokraside her
görev ve sorumluluk, uzmanlık eğitimi görmüş ve sürekli pratik içinde bulunan memurlara veri­lir. Bürokrasi bir kez tam kurulduktan sonra artık ortadan kaldırılması çok zordur. Kitlelerin maddi geleceği giderek bürokrasinin doğru ve istikrarlı işleyişine bağlı hâle gelmektedir. Bürokrasi bün­yesinde çalışanlara emekleri karşılığında kuralla­ra göre belirlenmiş bir ücret ödenir. Bu ödeneği sağlamak için de bürokrasinin kendi kaynakları­nın olması gerekir. Weber, çağdaş bürokrasinin somut işleyiş özelliklerini şöyle sıralamıştır: Res­mî yetki alanları kurallar, yasalar ya da yönetme- liklerce düzenlenmiştir; denetimi sağlayan bir ast- üst ilişkisi vardır; bürokrasinin yönetimi yazılı bel­gelere dayanır, bu nedenle çok sayıda memur gö­revlendirilir, resmî bir görevi yürüten memur kad­rosuna daire, özel sektörde ise buna büro adı ve­rilir; daire ya da büro yönetimi çok iyi bir uzman­lık eğitimini gerektirir; daire ya da büro kurul­duktan sonra tam kapasite ile çalışması lazımdır ve iş yeri yönetimi belli bir istikrarı ve kapsamı olan, öğrenebilir genel kurallara bağlıdır. Bu ku­ralları bilmek çalışanların görevidir.
Weber, toplumsal yapıyı ve toplumsal eşitsizliği açıklamak için birkaç kavramdan faydalanmıştır. Bunlardan birincisi sosyal sınıflar, ikincisi statü, üçüncüsü ise partilerdir. Weber “mülkiyet” ve “mülksüzlük”ün bütün sınıf konumlarının temel kategorisi olduğu sonucuna varır. Bunları da po­zitif ayrıcalıklı ve negatif ayrıcalıklı sınıflar şek­linde alt kategorilere ayırır. Bunlara bir de orta sınıfı ekler. Ona göre, Marxist öğretinin tersine toplumların karmaşık bir yapısı vardır ve bunlar basit sınıf tanımlamalarıyla açıklanamaz. Weber’e göre, kapitalizme egemen olan şey, Marx’ın inan­dığı gibi sınıf savaşımı değil, bilim ve bürokrasi­nin büyük ölçekli örgütler geliştirmesiydi. Diğer yanda statü genellikle hayat şekli, eğitim, kalıtsal ya da mesleki prestij ile belirlenir. Statü grupları ile sınıf grupları aynı şeyi temsil etmez. Hem mülk sahipleri hem de mülksüzler aynı statü gru­buna mensup olabilirler. Sınıf tabakalaşması üre­tim ve mülkiyet ilişkilerine, statü tabakalaşması ise özel “hayat tarzlarının” temsil ettiği tüketim biçimlerine göre belirlenir. Meslek grubu da bir statü grubudur. Sınıflarla statü grupları arasında­ki farklılıklar sık sık örtüşür. Sınıflar ve statü grup­ları birbirlerini ve hukuk düzenini etkilerler ve karşılığında hukuk düzeni tarafından etkilenirler. Partiler ise güç ve iktidarla sınırlıdırlar. Partilerin yapısı her şeyden önce o topluluktaki egemenli­ğin yapısına göre belirlenir. Partiler sosyal gücün ele geçirilmesine yönelirken bütün sınıf ve statü sınırlarında faaliyet gösterirler.

Çalışma sosyolojisi 1. ünite özeti

Çalışma sosyolojisinin konusu ve araştırma yöntemleri
Çalışma sosyolojisini tanımlamak
Sosyolojinin bir alt dalı olarak çalışma sosyoloji­si, merkezine çalışmayı ve çalışmanın toplumsal etkilerini alır. Çalışma en geniş anlamıyla “Mal, hizmet ve bilgi üretmek için gerçekleştirilen fa­aliyetler” olarak tanımlanabilir. Çalışma sosyolo­jisini “Çalışmanın toplumda, toplumsal yapıda, toplumsal kurum ve gruplardaki etkilerini ince­leyen bilim dalı” olarak tanımlayabiliriz. Çalışma­nın tarihi insanlık tarihi kadar eski olsa da ku­rumsal bir hâle gelmesi, disiplin ve bütünlük ka­zanması, toplumsal yaşamın merkezine oturması Endüstri Devrimi ile birlikte gerçekleşmiştir. Ça­lışma sosyolojisi, merkezine endüstri toplumu ve sonrasında çalışmanın toplumsal yaşamda mer­kezî önem kazanmasıyla birlikte öne çıkan top­lumsal kurum/grup/yapı/ilişkileri alır.
Çalışma sosyolojisinin konularını anlatmak
Çalışma sosyolojisinin konuları çalışma hayatı­nın çeşitlenmesi ve kompleks hâle gelmesi son­rasında oldukça genişlemiştir. Çalışma sosyoloji­sinin temel konuları arasında Endüstri Devri- mi’nin etkileri, çalışmanın tarihsel gelişiminin incelenmesi, yeni teknolojiler ve etkileri, yaban­cılaşma, sınıfsal farklılıklar, çalışma kültürü, cin­siyet politikaları, ırk, etnisite, azınlıklar konusu, çalışma hayatında iktidar mekanizmaları, işsizlik ve istihdam politikaları, globalleşme ve etkileri­ni sayabiliriz.
Günümüzde çalışma sosyolojisinde geçmişten farklı olarak öne çıkan konulan saptamak

Endüstri sonrası toplumda çalışma yaşamında köklü dönüşümler yaşanmıştır. Teknolojik geliş­meler sonucunda çalışma sürelerinin kısalması, tüketim toplumunun gelişmesi, bireyci ve yaşam kalitesini zenginleştirmeyi öne çıkaran yeni kişi­lik yapısı çalışma kadar boş zaman kavramını da öne çıkarmaktadır. Boş zaman kavramı, geçmiş­ten farklı olarak çalışma sosyolojisi alanında öne çıkan konulardan biri hâline gelmiştir. Bunun ya­nında özellikle işsizlik ve istihdam politikalarının sosyolojik arka planına yönelik çalışmalar da önem kazanmıştır. Endüstri sonrası toplumda ge­lişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde farklı ırk, et­nisite, din ve cinsel tercihlerin yaygınlaşması ça­lışma yaşamında ayrımcılık ve farklılıklar konu­larını da geçmişe göre çok daha yoğunluklu ola­rak gündeme taşımıştır.

 Çalışma sosyolojisi alanında kullanılan araştır­ma yöntemlerini ifade etmek
 
Çalışma sosyolojisi alanında yapılan çalışmalarda özellikle iki araştırma yöntemi öne çıkmaktadır: Nicel araştırma ve nitel araştırma. Nicel araştır­ma, ele aldığı konu/olgu/olayı nesneleştirerek, değerden bağımsız özellikle anket, gözlem ve deney yoluyla araştırıp, araştırma sonuçlarını da sayısal verilerle destekleyerek sunan araştırma yöntemidir. Sosyal bilimlerde nicel araştırma yön­temleri günümüzde istatistiki yöntemlerden ağır­lıklı olarak faydalanır. Nitel araştırma, gözlem, görüşme ve doküman analizi gibi nitel veri top­lama yöntemlerinin kullanıldığı, algıların ve olay­ların doğal ortamda gerçekçi ve bütüncül bir bi­çimde ortaya konmasına yönelik nitel bir sürecin izlendiği araştırma olarak tanımlanabilir. Nitel araştırma, kuram oluşturmayı temel alan bir an­layışla sosyal olguları bağlı bulundukları çevre içerisinde araştırmayı ve anlamayı ön plana alan bir yaklaşımdır.
 
Sosyal bilimlerde bilimsel araştırma sürecini açıklamak

Sosyal bilimlerde bilimsel araştırma süreci temel olarak şu aşamalardan oluşmaktadır: Araştırma konusunun belirlenmesi ve probleminin ortaya konması, hipotezlerin oluşturulması, literatür ta­raması, araştırma ve veri toplama yöntemlerinin belirlenmesi, örneklem grubunun seçilmesi, ve­rilerin toplanması, verilerin işlenmesi, analiz edil­mesi ve yorumlanması, araştırma raporunun ha­zırlanması.